Giriş
Medeniyetin Parlak Merkezine en Uzak Kasaba
“Asi Gençlik” Yılları
Yanlış Zamanda,
Yanlış yerde? Ya da...

Yeni Bir Umut
Bir Usta ve Bir Çırak
Utangaç Çocuktan Hollywood Fatihine
 
 
 
 
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni Bir Umut

1966 yılına gelindiğinde Lucas, kazadan kurtulmasının sebebini bulmuştu. Her gece Los Angeles’ın kuzeyindeki Willow Springs yarış pistinde, parlak sarı bir yarış arabasının virajları almasını seyrediyordu. O sırada gözleri pistte ve süreyi tuttuğu kronometresinde oluyordu.

Hıza olan düşkünlüğünü kaybetmemişti. Ama şimdi bu, daha derin ve son olacak, başka bir tutkusu ile yer değiştirmişti. Lucas yanında ışıkçı, kameraman ve ses kayıtçısından oluşan 14 kişilik bir grup duruyordu. Bir film yapım öğrencisi olarak son ürününü hazırlıyordu: bir araba ve onun saatle olan mücadelesini konu alan bir film.

Güney Kaliforniya Üniversitesi son sınıftaydı. Film yapma sanatına aşık olmuştu. Günah Şehrine gitme kararı, babasının bu konudaki tavsiyelerine baskın çıkmıştı. Bu karar zaten gergin olan ilişkilerinin daha da kötüleşmesine sebep oldu. George Lucas Sr oğlunun, aile işini devralacağı umudunu taşıyordu. Ama oğlu bu karara karşı gelecek ve daha 30’undayken bir milyoner olacaktı.
San Fransisko’da sadece kısa bir dönem bulundu. Daha sonra başka bir yarışçı olan arkadaşı Haskell Wexler tarafından USC’ye gelmeye ikna edildi. Çok başarılı bir kameramandı ve onun için uzun yıllar boyunca bir uğur olacaktı.

Oğlu ile barış amacında olan George Lucas Sr, üniversite hayatı boyunca ona 200 dolar harçlık vermeye devam etti. “Çuvallarsam, tek başıma kalırdım,” diyor Lucas, o günler için.
Lisedeyken akademik açıdan çok başarılı olmayan Lucas mezun olabilmek için ekstradan sanat dersleri alıyordu. Ama kısa zamanda sinema onun bir numaralı tutkusu oldu.

Modesto’lu bir çocuk iken, filmler fazla dikkatini çekmiyordu. “Sinemalara sadece kız tavlamak için gidiyorduk. Arabalar herşeyimdi,” diyor Lucas. İyi filmlerin kasabaya gelmesi uzun süre alıyordu. Hele yabancı filmler asla gelmiyordu.” Kahramanların, Flash Gordon ve Örümcek Adam yerine Jean Luc-Goddard ve Federico Fellini olan bir yere gelen Lucas, yeniden doğmuştu.

Ana kampüsten çok uzakta, kendi binalarında sürgünde olan sinema öğrencileri, topluma uymayan kişilerden oluşan bir grup olarak görülüyorlardı. “Bize garip kişilermişiz gibi bakıyorlardı. Çoğunlukla erkek erkeğe takılırdık. Aramızda çok kız yoktu,” diye hatırlıyor Lucas’ın sınıf arkadaşların biri olan Howard Kazanjian.
Lucas, zayıf, gözlüklü, bedeninden büyük kıyafetler giyen biriydi. “Küçük, sessiz, meraklı, zeki ve şakacı bir kişi idi. Gözleri bir kedininkiler gibi sürekli etrafını incelerdi,” diye hatırlıyor Kazanjian. “Bunun yapmak istediği iş olup olmadığını bulmaya çalışıyordu. Filmcilik denilen iş neydi? Editörlük, ışıkçılık ve bütün bunlar neydi?” Ama kimse Lucas’ın bu çekingenliğini cesaret eksikliğine bağlama hatasına düşmedi. Ders yönetmeliğine göre, öğrenci filmleri tek renkli ve 500 şeritlik olmalıydı.
“Lucas bir asiydi,” diyor Kazanjian. “Ben filmimi renkli çekeceğim. Bana verilen süre ile yada filmin çekilen kadarının uzunluğu ile sınırlı kalmayacağım,” diyen Lucas’ı bir asi olarak tanımlıyordu Kazanjian.

Film yapımcısı olarak yeteneği, kısa sürede Lucas’ı diğerlerinden ayırdı. 1:42:08 adındaki araba yarışı filmi, herkesi çok etkiledi. “Gerçek bir grand prix gibiydi ve kampüstaki herkes buna benzer küçük filmler çekiyordu,” diyor Lucas’ın izinden giden bir başka kişi olan John Milius. “Yapacaklarının bir sınırı yokmuş gibi bir duygu vardı.” Lucas Milius’a, bir arkadaşının P51 modeli bir uçağı olduğunu söylemişti. “Öyle bir hikaye düşün ki içinde P51 model bir uçak olsun,” demişti Lucas.
Lucas’ın filmleri avangard olduğu kadar orta sınıf filmler de olabiliyordu. Bir filmi baştan sona sanatsal çekimlerden oluşuyor ve tanımlanamayan parlak bir yüzeyi gösteriyordu. Filmin sonunda kamera geniş plan çekime geçtiğinde bunların hepsinin bir Volkswagen’in üzerindeki boyamalar olduğu ortaya çıkıyordu. Lucas filme Herbie adını koydu. Bir keresinde İmparator Hudson adından bir DJ hakkında bir film yapmıştı. “Gerçekten sıra dışıydı,” diyor Milius. “Özgürdü. Herşeyi yapabileceğimizi söylerdi.”

Lucas’ın bir başka karakter özelliği kendisini şimdi ortaya çıkarıyordu. Kendisini anlamayanlardan çok çekmişti. Ama neyse ki, kendisi gibi hisseden insanların arasına düşmüştü. 40 yıllık tarihinde USC, bugüne kadar sahip olduğu en iyi öğrenci gruplarına 60’ların ortasında sahip oldu. Bir grup yakın arkadaş bunun temelini oluşturuyordu. “Gidip ilginç bir film gördüğünüzde, bu adamlarla arkadaş oluveriyordunuz,” diyor Walter Murch. Kendisiyle birlikte John Milius, Howard Kazanjian, Hal Barwood, Matthew Robbins ve diğerleri bir araya gelmiş ve kendilerine Kirli Düzine takma adını koymuşlardı.
Yıllarca sürecek bir dostluk kurmuşlardı. Kahramanları Orson Welles idi, ve idolleri olan George Jr’ın “Bir çocuğun sahip olabileceği en büyük elektrikli tren” dediği Hollywood’u ele geçirmek en büyük rüyalarıydı. Yeni dünyanın verimsizliği onları birbirilerine daha da yakınlaştırmıştı. 1960’ların Hollywood’unda sinema öğrencilerine yer yoktu. Eski stüdyo sistemi son günlerini yaşıyordu, ama rüya fabrikası olayı, neyi bildiğinden çok kimi bildiğinle ilgiliydi. USC’deki öğretmenlerine göre bile, buradaki öğrenciler, yeteneklerine rağmen, belgesel yada eğitim filmi yapımcısı çırağı idiler. Kimse aralarında yeni John Fordlar ya da Orson Wellesler olduğunu tahmin edemiyordu.

“Hollywood’da o zamanlar yüksek duvarlar vardı. Frank Sinatra ya da onun gibileri bilmek zorundaydın,” diyor Milius.

Lucas, düzinenin içindeki en yeteneklisi ve isteklisi olarak biliniyordu. Edison’un “dehanın yüzde biri ilhamsa, yüzde 99’u da terlemedir” lafının canlı bir örneği gibiydi. “Yetenek, fazla çalışma olmaksızın hiçbirşeydir,” sözü Edison’unkinin üzerine Lucas’ın versiyonu oluyordu. Aynı zamanda bu George Lucas Sr’nin favori sözlerinden biriydi. Lucas gecelerini “Moviola”daki kurgu makinalarının başında harcıyordu. Bunların hepsi filmlerini daha iyi yapabilmek içindi. Bazen beslenmeyi bile unutuyordu. Çok sevdiği Hershey’ler yüzünden bir keresinde mononucleosis denilen bir rahatsızlığı bile olmuştu. Daha sonra kendisine şeker hastalığı teşhisi konulacak ve bu sayede Vietman’a gitedemeyecekti.
Lucas’ın editörlük bakımından müthiş bir yeteneği vardı. Filmlerinin içeriğindeki eksiklikleri hız ve dizayn ile kapatıyordu. Hiç bir sahne olması gerektiğinden daha fazla sürmüyordu. Filmlerin havasını pekiştirmek için montajları kullanıyordu. Ona göre Walt Disney, Orson Welles’ten daha iyi bir filmciydi. Hala iyi bir çizgi roman okuyucusu ve çizerdi. Kendisini ilerde modern çizgi filmlerinin yapımcısı olarak görüyordu.
Lucas 1966’da mezun oldu. Yaptığı filmler o zamanın öğrenci dünyasında konuşulmaktaydı. O zamanların başka bir dehası olan ve Long Beach SU’de öğrenci olan Steven Spielberg, Lucas’ın bazı olgunluk çağı filmlerinden çok etkilenmişti.
Zaman içinde iki adam, Disney’in zamanlarında beri görülmemiş bir şekilde dünyanın hayal gücünü ateşleyeceklerdi.

 

Star Wars TURK  © 2004